Fiesta de Omelette

Tags

, , ,

If you’re breakfast lover like me I am sure omelette would be apple of your eyes. I think, I can eat omelette any time of the day: for breakfast, for lunch, for dinner.. So, I want to share couple of my favourite recipes on my recipe book.

Simple omelette for 2 people

Ingredients

  • Eggs (4)
  • Any vegetable you wish ( leak,spring onion, bell pepper), mushroom or ham
  • Butter (1/2 tsp)
  • 2 tbsp milk
  • Salt
  • Pepper, mint, chili (if you like)

Recipe

Put the butter into the pan and let it melt and then add vegetable, or meat or mushrooms and fry them for 3-4 minutes.

Whisk the eggs on a bowl, put the salt, the milk and spices and whisk more. Add the fried vegetables or the meat into whisked eggs and pour the mixture into the pan. If butter is required before pouring the egg mixture, add little bit more butter and let it to be cooked slowly. When it is not loose any more, you can turn the other side.

If you cook plain omelette, when the other side of them omelette is about to cook, you can put cheese on the half side of the omelette and close it with the other half or you can just grate cheese when it is cooked or when you mixed the vegetables with eggs. This depends on how you like it.

I love any omelette, mostly vegetarian, and eating with lots of salad.

A good breakfast is very good way to start a sterling day.

As I always mention, “breakfast should be related to happines”. This is why in my family Sunday breakfasts are extremely holy.

Enjoy your omelette.

Leak omelet

Leak omelette

Plain omelet with honey

Plain omelette with honey

Of course Spanish omelet, Tortilla de patata

Of course Spanish omelette, Tortilla de patata. Note: no milk on recipe

Another leak omelet, but also super yummy with spring onion

Another leak omelette, but also super yummy with spring onion

Cheese omelet (feta)

Cheese omelette (feta)

Cheese omelet (cheddar)

Cheese omelette (cheddar)

Tuna omelet

Tuna omelette

Cheese omlet with chorizo

Cheese omelette with chorizo

Advertisements

Bir Londoner Tarzı Kolay Oluşmuyor!

Tags

, , ,

Hiçbir zaman her şeyi renk uyumu içinde olan bir insan olmamışımdır. Nerede zıt renkler var, onlar üzerimdedir ve rengarek çiçekler, takılar, aksesuarlar hep favorim olmuştur.

Ama konu alışverişe gelince benim için işkence başlar. Eğer alışveriş yapacaksam cidden o alışveriş modum olmalıdır ve zaten bu konuda o kadar muhafazakarımdır ki, ya da tembel, belirli başlı markalar dışında pek dolaşmam.

Londra’ya geldiğimde benim için en büyük keşiflerden birisi Retro/ Vintage mağazalar oldu. Özellikle Doğu Londra’da birçok köşede görebileceğiniz vintage shoplar ne yalan söyleyeyim insanın aklını başından alıyor.

Her şeyi yepyeni kullanmaya, gidip tonlarca para bayılmaya alışkın bir kültürden geldiğim için Londra’daki insanların hem tarz, hem de ucuz giyinebildiğini görmek benim için ayrıca bir mutluluk kaynağı oldu. Türkiye’de insanlar aldıkları şeylerin pahalılığı ile övünürken, Londra’da tam tersi, ucuz bir şey bulursa birisi hemen bilgi arkadaş gruplarında yayılır ve o mağazanın önünde Vintage ekibi anında kuyruğu oluşturur, pahalı bir şey aldığında kimse kimsenin gözüne sokmaz. Özellikle öğrencilik yıllarımda Avrupa’ya seyahat ettiğimde insanların ikinci el mağazalardan alışveriş yaptığını görünce hem çok şaşırmış, hem de çook havalı bulmuştum. Şu an ise Doğu Londra’da, birbirinden güzel, rengarenk retro-vintage mağazaların kalbindeyim. Doğu Londra’ya tarzını veren bu güzel mağazalar olsa gerek.Herkesin bütçesine, tarzına göre mutlaka bulabileceği bir şeyler var. Eğer 70ler-80ler tarzı yapmak istiyorsanız birbirinden güzel retro mağazalar bulabilir ya da ünlü tasarımcılara merakınız varsa çok pahalı tasarımlarını mahalle arasındaki bir “sample sales” da bulabilirsiniz. 2000 poundluk bir tasarım ayakkabıyı, 10 pounda yaklamanız olasılıklar dahilindedir. Tabiki bunu bulurken de nankör olmaya da gerek yok. Temiz ve kullanılmış olması makuldür deyip geçiyoruz. Yoksa ay sonunu değil, bir sonraki haftayı bile göremeyebiliriz.Geçen kış bu doğrultuda mahallemdeki bir retro mağazada çok güzel bir garrage salesa katıldım ve geç kalmış olmama rağmen o kadar güzel parçalara denk geldim ki, bir sonrakini açıkcası iple çekiyorum.Mağazada her şey 5-8-10 pound gibi belirli ücret aralığında önceden belirlenmiş ve aldığınız her ürünün fiyatı sabitti. En güzel kısmı, içeride öyle güzel bir atmosfer vardı ki, adete kendimi favori mekanlarımdan birisinde, partide zannettim. Sonradan fark ettik ki, sırf o güne özel DJ vardı mağazada ve 70ler-80ler müzikleri ile alışverişimizi adeta bir şölene dönüştürdüler. İlk kez bir alışveriş bitmesin istedim ve bir sonraki garrage salesı şimdiden dört gözle bekler oldum.Meraklıları için: Vintage: Beyond Retro/ DalstonLuxury sample sales: The Box Hackney

Londra’da iftariyelik

Tags

,

Londra’da beni benden alan en büyük özellik etnik çeşitliliktir herhalde. Özellikle Doğu Londra’ya geldiğimde “ohh be eve geldik” diyerek derin bir nefes alıyorum ve kendimi Doğu Londra’nın renklerine bırakıyorum. Kadın-erkek insanların kendine has tarzları, sanatsal giyimleri, özenli yapılmış saçları, kısacası Doğu Londra’yı eşsiz kılan en büyük özelliklerinden birisi; renkleri.

Diğer şehirlerde nasıldır bilmiyorum ama Londra’da istediğin her şey olabilirsin, her şeye inanabilirsin, istediğin şekilde yaşayabilirsin. Bu kadar farklı etnik çeşitliliğin bir arada, huzur içinde nasıl yaşayabildiğini benim gibi kendi ülkesinde daha az etnik çeşitliliğe rağmen, iç huzuru sağlayamamış yerlerden gelenler için anlamak çok zor. Ramazan ayını ilk kez yurtdışında geçirmiyorum ama ilk kez müslüman nüfusunun bu kadar fazla olduğu yabancı bir ülkede geçiriyorum ve bu da birçok anlamda gözlem yapmama imkan sağlıyor.

Bir tarafta müslüman nüfusunun ağırlıklı olduğu mahallelerdeki dindar yaşam tarzı, diğer tarafta müslüman olmayanların da aynı mahallede kendi inanışlarına göre benimsedikleri yaşam tarzı. Bunları gördükten sonra geçen yıl Ramazan’da Istanbul’da en sorun yaşamadan, hayatımız tehlikeye girmeden, en iyi nerede bir şeyler yiyip içebiliriz diye geçirdiğimiz kıvranmalar geldi bir anda aklıma. Londra’da azıcık bir güneşi bile ziyan etmeyen insanlar kendini özgürce sokaklara atabiliyorken, biz de kendimizi AVM’lerdeki restaurantlarda saklıyorduk. Doğal anlamda belki en güzel coğrafyalardan birisine sahip olmamıza rağmen, elbirliğiyle coğrafyamızı kaos ortamına dönüştürmeyi başardık.

Bir tarafta Londra’nın verdiği özgür ve huzurlu ortamın tek bir saniyesini bile boşa geçirmeden tadını çıkarırken, bir tarafta da neden biz de bu ortamı kuramıyoruz diye sorgulamaktan insan kendini alamıyor.

Video’da White Chapel’de iftariyelik Bangladeş yemekleri satan bir restauranta uğruyoruz. Kadın-erkek, müslüman olan, olmayan herkes yemeğini alıyor, evinin yoluna koyuluyor. Kimse kimseye laf etmiyor, kötü söz söylemiyor. Oruçlu olduğu takatsizliklerinden belli olan garsonlar sabırla siparişleri hazırlıyorlar. Ramazan Londra’da akıp geçiyor.

 

Kahvaltı Canavarı

Tags

,

Kahvaltı deyince bizim için akan sular durur. Aslında her öğün ayrı bir önemli ama özellikle pazar kahvaltıları çok önemli. Artık yeni başlayacak bir haftaya enerji depolamak ve tatilin son anına kadar tadını çıkarmak önemli.

Londra kahvaltı konusunda çok geniş alternatif sunsa da, belirli başlı favori mekanlarımıza daha sık uğrarız. Ancak 100 çeşitin sergilendiği, açık büfe denilen konseptlerden ziyade küçük ve sevimli kafelerde, uzun saatlerce yapılan kahvaltılar kesinlikle tercih sebebim.

Camia Delicatessen, Church Street’de favori mekanlarımdan birisi. Ne zaman oraya gitsem aç gözlülükle her şeye saldırıp, tabakları bir güzelce sıyırıp ayrılıyorum.

Sucuklu, mantarlı omletli, bol salatalı menüleri, kendinizin seçip oluşturabileceğiniz tostlar, focacialar, kekler derken insan ne yiyeceğini şaşırıyor. Güleryüz ve samimi ortam da cabası. Fiyatlar da çok hesaplı. 2 kişi 15 pounda enfes bir kahvaltı ile tıka basa doyma garantili.

Adress: 53 Stoke Newington Church St., N16 0AR

Let’s speak in English

Tags

İş arama ve mülakat maceralarımı yazsam, Londra’dan İstanbul’a yol olur herhalde. Bu konuda yalnız olmadığımın da farkındayım. Özellikle de benim gibi asi ve muhalefet bir kişiyseniz şimdiden tahmin edebiliyorum başınıza gelenleri.

İstanbul’da, yine benim gibi, Anadolu’da bir üniversiteden, herhangi bir bölümden mezun olmuş biri için ortam tam bir kurtlar sofrasıdır. CV’nizde Boğaziçi, İtü göremeyen “ik”cıların yüzü düşer, bir şekilde görüşmeye çağrıldıysanız bile “biz sizi ararızdan” sonra bir daha sizi aramazlar. En azından yaptığı işte iddialı biri olarak benim tecrübelerim bu yöndedir.En acı tarafı da, sizden çok daha kötü İngilizce konuşan, tabiri caizse İngilizce’yi yara yara konuşarak sizinle mülakat yapan ik’cılarla muhatap olmak zorunda kalırsınız. Size üst perdeden bakmaya çalışırlar..

Ama maalesef kafayı biraz sınır ötesinden çıkarınca işlerin her yerde aynı yürümediğini gördüm, özellikle Londra’da.Bir kere ne yaparsanız yapın Londra Şampiyonlar Ligi. Yani, eğer çöp de topluyorsanız eğer o işi layığı ile yapmıyorsanız hiçbir şansınız yok. Kısacası, sırf patronun çeşitli kuşaklardan akrabası olduğunuz, okuma yazma bildiğiniz ve çok iyi de dedikodu yapabildiğiniz için bir yerlere gelebilmeniz çok zor. CV’nizdeki o içi boş titleların da bir anlamı yok. İşi gerçekten bildiğinizi, bildiğinizi de teknik anlamda ispatlamanız lazım. Yani evet exceli biliyorum demeniz yetmiyor. Biliyorsanız makro mu, düşeyara mı, pivot mu neyi ne kadar kullanabildiğinizi göstermeniz gerekiyor.

Tamam, teknik anlamda ispatladınız kendinizi diyelim, işin bir de sosyal tarafı var. Birçok iş veren sosyal ekibe uygun olup olmadığınızı da göz önünde bulunduruyor. Mülakat yapıp, kişiyi işe almayan arkadaşıma neden diye sorduğumda “ekibe uyum sağlayamayacağını düşündüm” cevabını almışlığım var. O nedenle, teknik becerilerin yanında sosyal becerilerin de önemli olduğunu söyleyebilirim.

İstanbul’da bir iş görüşmesinde neden İspanyolca bildiğim eleştirilirken, Londra’da hiç kullanmayacak bile olsam her konuştuğum bir dilin avantaj olduğunun farkındayım. Özellikle İngiltere – Türkiye arasındaki ticaret hacmini düşündüğümüzde Türkçe konuştuğum için gözleri parlayan müdürün olduğunu bilmek çok güzel bir his. O nedenle İstanbul’da kendinizi değersiz hissettiren ik’cılardan sonra Londra’daki ik’cılarla çalışmak benim için bambaşka bir tecrübe oldu. Bir tarafta “biz sizi ararız” deyip, güncellemeyi geçtim asla aramayan ik’cılar, diğer tarafta, işin ilk günü iyi şanslar dilemek için arayan, işe yerleştikten sonra mutlu muyum değil miyim diye kahve içmeye davet eden ik’cılar.

Kimseyi övme ya da yerme amacı gütmüyorum ama maalesef yaşanan tecrübeler bu şekilde ve insanı bir şekilde açıklama ihtiyacı hissettiriyor ve sorguluyorsun: biz neden böyleyiz?

Kısacası, çıta çok yüksek, kafa çok farklı bir kafa ve hayat Londra’da tüm zorluklarına rağmen çok güzel.

Not:Aşağıdaki mesaj, vizemin bitmesine 2 hafta kala bulduğum işi haber eden sevgili ik’cımın mesajı. O kadar heyecanlanmış ki, Türkiye’de tatilde olduğum için whatsapp’tan mesaj atmış.

Olaylara karışma!!!

Tags

Hepimizin biraz bela çeker yönü vardır herhalde..Ama bazılarımızın biraz daha fazladır bu özelliği. Sık sık çevremizden duyarız bu uyarıyı: “olaylara karışma”. Özellikle de ailelerimizden. Hele hele de gözlerinden uzakta, gurbet denilebilecek bir uzaklıktaysak, bu endişe daha da fazladır.

Ama millet olarak en küçük bir aktivitede bile bir olayın patlak vermesine alışkın olduğumuz için, bir gösteri, bir yürüyüş gibi bir etkinliğe katılınca akla gelen ilk soru olur bu: olaylara mı karıştın?

Halbuki İstanbul’da geçen olaysız bir yaşamdan sonra sanırım Londra akla gelecek en son yerdir olaylara karışmak için.

Benim için Londra, sürprizlerle dolu bir yer, adete harikalar diyarı oldu bu yüzden.

Bir anda kendinizi aklınıza hayalinize gelmeyecek bir organizasyonda, bir arkadaş ortamında aklınıza gelmeyecek bir insanla tanışmış bir şekilde bulabilirsiniz. Ortahalli bir restaurantta, Londra belediye başkanı ile yemek yiyor ve etrafta koruma ordusunun olmadığı, gayet sakin ve huzurlu bir ortamın olduğunu görebilirsiniz. Herhalde gürültülü İstanbul yaşamından sonra en çok anılan klişelerden birisi de budur Londra’ya gelenlerde. İşte yine günlerden bir gündü, otobüse binmişiz, haldır haldır müze gezilerimizi yapıyoruz. Bir anda büyük bir etkinliğin ortasında buluverdik kendimizi. E tabi serde merak da olunca hemen koşuverdik olay mahalline. Ne görelim bir de, NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) ‘nin özelleştirşmesine ve kaynak fonunun azaltılmasına tepki amaçlı bir eylem yapılıyor. Sosyalist damarlarımız hemen harekete geçti ve tüm yağmura, soğuğa rağmen kendimizi eylemci yoldaşlarımızın yanında bulduk.Olaylara karıştık mı peki?Barış, huzur, saygı ortamında sloganlar atıldı, konuşmalar yapıldı ve itme kakma olmadan evlere dağınıldı. Sanırım İstanbul’da en çok özlediğim şeylerden birisi buydu. Huzur.

Christmas Bakery

Tags

, ,

I love important days, because it means, I can cook or bake something out of my routine life.

As I bake since a long time, baking a cake makes me to feel the easiest but the yummiest thing can go out from my kitchen. I do love home made food as I can control how much sugar, what kind of butter I can put into and in terms of my healthy alimentation habit I can create the best one.

So, this time I baked a cake that naturally come out of me.

Prep. 10 min, baking 40 min.

Ingredients

  • 2 eggs,
  • ¾ cup sugar,
  • ¼ cup olive oil
  • 4 tbsp. greek yoghurt (or one cup milk),
  • 1 tsp. cinnamon,
  • 1 tsp. nutmeg
  • 1 tsp. lemon zest,
  • ¾ cup chopped walnut (I prefer to chop on big pieces)
  • ½ tsp. vanillin extract
  • 10 pieces chocolate bars
  • 1 tsp. baking powder
  • 8-10 tbsp. flour

Recipe:

Whisk the eggs well and add sugar and whisk more. Add olive oil, greek yoghurt, cinnamon, nutmeg, lemon zest, walnut and vanillin extract.

Mix them very well and add the flour slowly and then put the baking powder into flour and mix them together.

I prefer to have a tough cake dough, so I can feel very intensive taste.

When the mixture is ready pour the half of the mixture, put the chocolate bars and add the rest of the mixture.

Bake it 35-40 min on 180oC.

Bon apetit.

FullSizeRenderFullSizeRender(1)FullSizeRender(2)

Al más Norte Capitán / To the North Capitan

Tags

, , , , , ,

Vale, después de ver la cara más triste de la ciudad, ahora ya la hora de ver más alegre.

Sinop, es la ciudad está situada en norte de Turquía, en la región del mar Negro. La ciudad es un puerto de la costa del mar Negro y tiene una historia que viene de la mitología.

Según una leyenda, el nombre de Sinop viene del siglo antigua y se cree que la fundadora de la ciudad es una reina de Amazon que se llamaba Sinope o según otra leyenda en griego antigua, la hija del Dios del Ríos Asopos, una hada de agua llamando Sinope se estableció la ciudad. Las dos leyendas son interesantes.

Fui a Sinop desde Samsun, la ciudad vecina, por conduciendo un coche por mi primo. Creo que lo que mejor manera de viajar entre estas ciudades es alquiler un coche, por que no hay muchos tipos de transportes publicas en la región y por eso conducimos casi 100 kilómetros para llegar a la ciudad.

Después de ver el calabazo, decidimos ir a la puerta con mis primos y de verdad no lo sabía, o no lo imaginaba que me gustaría tanto esta ciudad es que yo venía desde Samsun y pensaba que estarán casi los mismos, pero en una manera, todas tienen algo único.

La geográfica de la ciudad me ilusionó mucho: la ciudad es como una isla, está rodeado por el mar y es la punta más norte del país. Creo que estoy enamorada de las ciudades de puerto, por eso me sentí tan feliz y pacífica en esta ciudad.

Hay tantos lugares para ver en la ciudad pero como fuimos un poco tarde, no podríamos ver todo, sólo disfrutamos con una parte pequeña.

Después de calabazo caminamos en el puerto, miramos a la gente pescando, caminando, y cogiendo un tour de barco.

El puerto esta muy bien para descansar y ver el mar. También el parque se llama “el parque de enamorados” es otro esquina para escapar y descansar.

La mejor parte de la ciudad es El Castillo de Sinop, es que se puede ver una vista maravillosa desde allí. No se paga en la entrada del castillo y hay que escalar hasta que se llegase a la punta mejor. No olvidéis pedir una cerveza y disfrutar con esta maravilla si lleguéis allí.

Y al final, no podríamos volver a casa teniendo hambre. Lo que más famosa plato en la ciudad es “Sinop Mantisi”, es un tipo de pierogi o dumpling con carne. Se sirve con nueces o con la salsa de tomate, de verdad como una persona codiciosa, probé los dos y me encanté los dos.

________________________________________________________________________________________________

Okay, after seeing the saddest face of the city, now it is time to see the happiest one.

Sinop is the city on the north of the Turkey, on the Black sea region. The city is a kind of port on the cost of the Black sea and it has a history coming from the mythology.

According the legend, the name of the Sinop is coming from ancient age and it is believed that

the founder of the city was a queen of the Amazon called Sinope or according to another legend in ancient Greek, God of the Rivers Asopos had a daughter that she was a water fairy called Sinope founded the city. I find very interesting the both stories.

I went to Sinop from Samsun, from neighbour city by car driven by my cousin. I think the best way to travel between two cities is renting a car due to there is not a well linked public transport between these cities. So, we drove around 100 kilometres to arrive the city.

After seeing dungeon, we decided to see the port and actually I didn’t know or I couldn’t imagine that I would love this city that much due to I was coming from Samsun and I was thinking that they would be exactly the same but on reality they both had something different than each other.

The geography of the city was excited me much: the city is kind of island surrounded by sea, it is the northest point of the country. I think I fall in love with the port cities and for this reason I felt very happy and peaceful in the city.

Actually there are many places to see in the city but as we arrived a bit late, we didn’t have time for everything, so we enjoyed with the small part of the to-do list.

After seeing dungeon we walked on the port, watched people enjoying the fishing, walking around and having boat tour.

The port is very good place to have a rest and watch the sea. Also another place to escape is “the park of lovers”

The best part of the city is Sinop Castle, due to be able to see an amazing view over there. There is no entrance fee for castle, good news, and it should be climbed a bit to find out the best point to watch the view. Don’t forget to order a cold beer meanwhile you enjoy the view.

And finally we couldn’t come back to home hungry. The most famous dish of the city is “Sinop Mantisi” is a kind o pierogi o dumpling with meat. It is served with walnuts or with tomato sauce. As a very greedy person, I tried both of them and really loved both.

IMG_4721IMG_4849IMG_4853IMG_4867

IMG_8660

Con mi guapetonito

IMG_4869IMG_4875IMG_4893

 

IMG_8658

La pandilla de primos / The gang of the cousins

 

IMG_4916IMG_4903

IMG_8657

 

¡Disfrutando con la vista maravillosa y con la cerveza! / Enjoying with amazing view and the beer!

IMG_8659

  La pandilla de Manti / The Gang of the Manti @Melahatin Mutfagi

 

 

FullSizeRender

 

Sinop Mantisi

 

 

 

Alcatraz Turco / Turkish Alcatraz

Tags

, , ,

Creo que, cada país tiene algo oscuro en su historia y cuando se mire detrás, estas cosas nos enseñan algo: cuando algunas vivían en sus casas cómodas, la vida fue tan cruel y injusto para algunas.

Me entenderías mejor si habéis visitado Auschwitz. Yo no tenía este sentimiento tan rara en mi corazón nunca hasta que lo vi.

Calabazo Fortaleza de Sinop es uno de ellos y creo que algo lo que más fea que se podría construir en una ciudad tan bella.

El verano pasado fue uno de mis objetivos visitar esta ciudad maravillosa y ver este calabazo, es que como muchos escritores, poetas han sufrido en prisiones en muchos países, afortunadamente no fue más diferente en el mio también. Uno de los escritores y poetas mis favoritos, Sabahattin Ali, El Gran Maestro, fue encarcelado en este calabazo y se produjo muchas obras muy importantes para la literatura turca en su vida tan corta. Ahora sus poesías adornan las paredes de calabozo.

El calabozo es casi el calabozo más antiguo en la historia turca, se construyo hace casi 4000 años y se constituyo en un calabozo en 1887, pero en algunos documentos antiguos se alude a este castillo y dice que se usaba como un calabozo en 1568. Los griegos, bizantinos, romanos, otomanos protegieron esta castillo y se lo fortalecieron.

Escapar de este calabazo fue casi imposible por ser un castillo y por estar rodeado del mar y se dice solo dos personas trataron de escapar pero uno de ellos murió. Además por estar rodeado del mar, los prisioneros se sufrieron mucho del humedad y las olas salvas del mar negro en las noches oscuras y frías.

El calabazo se cerró en 1999 y se convirtió en un museo. Muchas series y películas se graban allí.

_______________________________________________________________________________________________

I think every country has something dark in the history and when it is looked back, it teaches us something: when some people live in their comfortable homes, meanwhile the life was too cruel and unfair for some.

You would understand me if you had already visited Auschwitz.I have never felt something so strange in my heart until to see it.

Sinop Fortres Prison is one of this places and I think noting that much ugly could be built in that much beautiful city.

One of the my objective on last summer was visiting this marvellous city and to see this prison due to like many writers and poets suffered in prisons in many country, unfortunately mine is also one of them and one of my favourite writer-poet, the Master, Sabahattin Ali also imprisoned in this dungeon and he wrote the most important pieces in Turkish Literature in his short life. Now, his poems adorn the wall of the dungeon.

The dungeon is one of the oldest dungeon in the county and it was built almost 4000 years ago. The dungeon was established in 1887 but in some documents from 1568 it is referred to this castle as it was used as a dungeon. The Greeks, Byzantines, Romans, Ottomans protected this castle and they strengthened it.

It was almost impossible to escape from this dungeon due to it is a castle and it is surrounded by sea and it is told that only two people tried to escape and one of them died. Also due to it is surrounded by sea, you should reckon that many prisoners suffered much from humidity and the wild waves of the Black sea in the dark and cold nights.

The dungeon was closed in 1999 and it was turned into a museum. Many series and movies s recorded since than.

IMG_4738IMG_4740IMG_4755IMG_4846IMG_4745IMG_4732IMG_4771IMG_4787IMG_4764IMG_4774IMG_4795IMG_4804

Sí, soy celosa. / Yes, I am jealous.

Tags

, , , , ,

IMG_5585.JPG

Hay algunos mementos en los que tengo mucha celosa: uno de esos son la gente antigua, la gente quien vivió toda la historia, todas las cuentas, se habían quedado testigo del primer momento de la despierta de la naturaleza antes del seres humano llegó.

Zeus viene en el top de esta lista: de un lado cuando veía la guerra de Troy, de otra parte tenía un altar tan impresionante en el que el seres humano le sacrificaría para él.

Para entender mi celosa tenéis que ver estos pueblos: Adatepe y Yesilyurt, la mejor parte de las montañas de Kaz, cuando nos moriremos en las grandes ciudades, hay gente respirando el mejor oxigene del mundo, mira la belleza más impresionante del mundo.

__________________________________________________________________________________________________

There are that moments that I am really jealous: ancient people, those people that they lived all those history, old those stories, they had been witness of the first moment of the nature’s waking up before human beings arrived.

Zeus is on the top of this list: on one side he was watching the war of Troy, on the other hand he had the most impressive altar that those human beings were doing scarification for him.

If you would like to understand what I mean, you have you see these villages: Adatepe and Yesiltepe, the best part of Kaz mountains. While we are dying in big cities, there are people that breathing the best oxygen of the world, looking at the most impressive view of the world.

IMG_5544IMG_5539

IMG_5533

IMG_5469IMG_5478IMG_5459IMG_5445IMG_5470